Evde bir çekmece vardır. Her evde vardır hatta. İçinde eski bir telefon kablosu, çalışıp çalışmadığı belli olmayan bir şarj aleti, yıllar önce alınmış bir saat kutusu, birkaç fotoğraf, belki bir anahtarlık, belki de neye ait olduğunu unuttuğun küçük bir parça durur.
Açarsın çekmeceyi.
“Bunları artık atayım” dersin.
Sonra bir tanesini eline alırsın ve iş değişir. Az önce çöp gibi duran şey bir anda çöp olmaktan çıkar. Eski bir zamana açılan küçük bir kapı gibi olur. Mantık “at gitsin” der. İçeriden başka bir ses “dur hele” der.
İnsanı yoran taraf da burası zaten. Çünkü eski eşya dediğimiz şey çoğu zaman sadece eski eşya değildir. Üstüne biraz hatıra yapışmıştır, biraz emek, biraz para, biraz pişmanlık, biraz da “ya lazım olursa” korkusu.
Bir de suçluluk vardır.
Sanki o eşyayı atarsan sadece onu değil, onunla birlikte bir dönemi de çöpe gönderecekmişsin gibi gelir.
Eski eşya neden bir anda kıymetlenir?
Dışarıdan bakan biri için eski bir mont sadece eski monttur. Dolapta yer kaplıyordur, rengi solmuştur, belki artık bedene de olmuyordur. Atılır, verilir, çıkarılır.
Ama o montu sen giymişsen iş değişir.
Onunla bir yerlere gitmişsindir. Bir kış geçirmişsindir. Belki ilk maaşla almışsındır. Belki birinin hediyesidir. Belki artık hiç görüşmediğin bir dönemin üstünde kalmış son parçasıdır.
Psikolojide buna sahiplik etkisi deniyor. Adı biraz akademik duruyor ama aslında mesele basit. Bir şey “benim” olduğu anda, gözümüzdeki değeri biraz değişiyor. Başkasında olsa umursamayacağımız şeyi, kendi çekmecemizde görünce ciddiye almaya başlıyoruz.
Ama mesele sadece sahip olmak değil.
Bazı eşyalar kimliğimize karışıyor. Eski bir kitap, eski bir telefon, bir fotoğraf, bir saat, bir forma… Bunlar bazen “ben kimdim?” sorusunun sessiz cevapları gibi duruyor. O yüzden atarken zorlanıyoruz.
Çünkü eşya gidince insanın içinden küçük bir dönem de yerinden oynuyor.
Bazı eşyalar eşya olmaktan çıkıyor
En zor atılanların başında fotoğraflar gelir. Çünkü fotoğrafın kullanım değeri yoktur ama hatıra değeri çok yüksektir. Eski bir fotoğrafı çöpe atmak, o anın son fiziksel izini yok etmek gibi gelir. Dijital çağdayız ama elde tutulan eski bir fotoğrafın hissi hâlâ başka.
Vefat eden aile büyüklerinden kalan eşyalar da öyledir. Bir saat, bir tespih, bir başörtüsü, bir gözlük, eski bir cüzdan… Bunlar artık eşya değildir. O kişinin yokluğunda onun yerine duran küçük temsilciler gibidir. İnsan onları atınca sanki kişiye saygısızlık etmiş gibi hissedebilir.
Mektuplar, notlar, kartlar da ayrı bir yerde durur. Hele el yazısı varsa daha da zordur. Çünkü el yazısı sadece yazı değildir. Birinin eli değmiştir ona. Kelimenin içinde sesi vardır, huyu vardır, aceleyle yazmışsa aceleciliği bile vardır.
Çocukluk eşyaları da kolay bırakmaz insanı. Eski bir oyuncak, okul defteri, karne, ilk kitap, çocuk ayakkabısı… Bunlara bakınca insan kendi küçük haline bakar. Bir oyuncağı atmak bazen oyuncağı atmak gibi değil, çocukluğunun bir köşesini kapatmak gibi gelir.
Kıyafetler de bu yüzden dolaplarda yıllarca bekler. Özellikle özel gün kıyafetleri. Mezuniyet, askerlik, düğün, gençlik yıllarından kalma bir mont, eski bir forma… Giyilmezler ama atılmazlar da. Emekli olmuş ama hâlâ maaş alıyor gibi dururlar.
Hediyeler ise en suçluluklu gruptur. Kullanmasan bile atamazsın. Çünkü eşyayı değil, veren kişiyi reddediyormuşsun gibi gelir. Halbuki bazen hediye görevini çoktan bitirmiştir. Ama insan kalbi bunu resmi yazıyla bildirmiyor işte.
Kitaplarda da benzer bir taraf var. Okunmamış kitap “bir gün okuyacağım” diye bekler. Okunmuş kitap ise biraz da “ben bunu okuyan biriyim” diye durur. O yüzden kitap bazen raftan değil, insanın kendi kafasındaki yerinden çıkarılamaz.
Eski telefonlar ve elektronikler artık modern zamanın hatıra kutuları gibi. Telefon bozulmuştur ama içindeki dönem bozulmamıştır. Eski mesajlar, fotoğraflar, numaralar, o dönemin müzikleri… Cihaz bir kenarda susar ama insana çok şey hatırlatır.
Bir de kablolar var.
Kablolar bambaşka bir millet zaten. Hangi cihaza ait olduğu bilinmez ama atılmaz. Çünkü “bir gün lazım olur.” O gün genelde gelmez ama o kablo evin içinde devlet arşivi gibi saklanır. İnsan denen varlık bazen on beş yıl önceki şarj aletinden medet umacak kadar umutludur.
Belgeler, faturalar, garanti kağıtları, eski evraklar da aynı korkunun resmi versiyonu. Bunların çoğu belki bir daha açılmayacak ama insan yine de atarken tereddüt eder. Çünkü evrak dediğin şey, içinde biraz güvenlik hissi taşır. “Dursun, ne olur ne olmaz” diyerek yaşar gider.
Mutfak eşyalarını da hafife almamak lazım. Eski bir fincan, çatlak bir tabak, anneanneden kalan tencere, birinin sürekli çay içtiği bardak… Bunlar evin hafızasını taşır. Gündelik hayata dokundukları için hatıraları daha sıcak olur.
Bir de tamir edilecek diye bekleyen eşyalar vardır. Bozuk saat, kırık sandalye, çalışmayan radyo, eski bisiklet… Bunlar aslında eşya değil, ertelenmiş niyettir. İnsan onları saklarken biraz da “ben bunu bir gün halledeceğim” sözünü saklar.
Hobi eşyaları da aynı yerden yakalar insanı. Olta takımı, kamera, kamp malzemesi, müzik aleti, spor ekipmanı… Çünkü onlar sadece geçmişi değil, ihtimal olan hayatları da temsil eder. “Ben bunu yapan biriydim” ya da “bir gün bunu yapacaktım” duygusu vardır içinde.
Eşya dediğin bazen kullanılmayan bir nesne değil, yarım kalmış bir plandır.
Suçluluğun içinde ne var?
Eski bir eşyayı atarken insanın içinde birkaç ayrı hesap aynı anda çalışıyor.
Biri para hesabı.
“Buna zamanında para verdim.”
Doğru, verdin. Ama o para zaten gitti. Eşya evde durunca para geri gelmiyor. Fakat insan beyni bunu öyle kabul etmiyor. Sanki atmayınca zarar etmemiş gibi hissediyor. Halbuki bazen evde yer kaplayan şey de ayrı bir zarar.
Bir de emek tarafı var.
“Bunu almak için uğraştım.”
Bu daha anlaşılır. Biriktirerek alınan, tamir edilen, zor bulunan, uzun süre kullanılan eşyanın insanda ayrı yeri oluyor. Eşyanın üstüne görünmeyen bir emek etiketi yapışıyor.
Sonra vefa meselesi geliyor.
“Bunu atarsam ayıp olur mu?”
Özellikle hediye ve aileden kalan eşyalarda bu çok güçlü. İnsan eşyayı saklayarak kişiye olan sevgisini koruduğunu sanıyor. Bazen gerçekten öyle de olabilir. Ama bazen de sevgiyle yük birbirine karışıyor.
Her şeyi saklamak vefa değildir.
Bunu söylemek lazım.
Bazı şeyleri saklamak güzeldir. Bir fotoğraf, bir mektup, bir saat, küçük bir hatıra… Bunların yeri vardır. Ama evin her köşesi geçmişin deposuna dönerse, bu defa bugüne yer kalmaz.
Geçmişe saygı başka şeydir, geçmişin bütün yükünü evin içine yığmak başka şey.
Bazen eşyadan değil, karardan korkuyoruz
Bana göre işin en ilginç tarafı burada.
İnsan bazen eşyayı atamadığı için değil, karar vermek istemediği için saklıyor. Çünkü atmak kesindir. Geri dönüşü yoktur. Saklamak ise geçici bir barış sağlar.
“Şimdilik dursun.”
Bu cümle insanı rahatlatır. Çünkü karar ertelenmiştir. Ama o eşya da orada durmaya devam eder. Bir gün yine karşına çıkar. Yine aynı hesabı yaparsın. Yine biraz suçluluk, biraz kararsızlık, biraz “ya lazım olursa” derken çekmece kapanır.
Asıl mesele de biraz burada. Bazı eşyalar gerçekten saklanmayı hak eder. Bazıları ise sadece bizim karar veremeyişimizden beslenir.
Bir eşya sana bir insanı, bir dönemi, güzel bir anıyı hatırlatıyorsa ve ona bakınca içinde iyi bir şey kalıyorsa, saklanabilir. Her şeyi sadeleşme modasına kurban etmek de doğru değil. İnsan müze olmak zorunda değil ama kendi geçmişine de düşman kesilmemeli.
Fakat bir eşya sana sadece yük, suçluluk, pişmanlık ve sıkışmışlık veriyorsa orada durup düşünmek lazım.
Belki de onu saklamıyorsundur.
Belki o seni tutuyordur.
Anıyı alıp yükünü bırakmak
Eski eşyaları atarken suçluluk duymamız bence kötü bir şey değil. Bu, insan olduğumuzu gösteriyor. Nesnelere anlam yüklüyoruz. Geçmişi sadece kafamızda değil, bazen bir fincanın kenarında, bir fotoğrafın arkasında, eski bir telefonun çatlak ekranında taşıyoruz.
Ama her anlam sonsuza kadar saklanmak zorunda değil.
Bazı eşyalar görevini tamamlıyor. Bize bir dönemi yaşatıyor, bir insanı hatırlatıyor, bir zamanı taşıyor. Sonra sessizce kenara çekiliyor. Biz ise onları bırakmakta zorlanıyoruz.
Çünkü vedalaşmayı pek beceremiyoruz.
Eşyayla bile.
Belki en doğrusu şu: Her şeyi atmak özgürlük değildir. Her şeyi saklamak da sadakat değildir.
Bazen yapılması gereken şey, anıyı alıp yükünü bırakmaktır. Çünkü insanın evinde de, kafasında da biraz boş yer lazım.
Yoksa eski kablolarla eski duygular aynı yerde birbirine dolaşıyor.
Çöz çözebilirsen.

Yorum Yaz