Bir ürün alırken bazen ihtiyacımız olan şeyi değil, ihtimalini satın alıyoruz.
Telefon alıyoruz, kamera modlarının yarısını hiç açmıyoruz. Televizyon alıyoruz, menüsünde yıllarca görmediğimiz ayarlar duruyor. Arabada paket geliyor, içindeki bazı özellikleri sadece ilk hafta kurcalıyoruz. Uygulama aboneliğinde üst pakete bakıyoruz, çünkü “belki lazım olur” diye düşünüyoruz.
Belki de modern ürünlerin en iyi sattığı şey ihtiyaç değil, ihtimal...
“Bunu da yapabiliyor” cümlesi kulağa güzel geliyor. Ama insanın kendine sorması gereken küçük bir soru var: Ben onu gerçekten yapıyor muyum?
Var diye değerli sanıyoruz
Bir telefonun tanıtımına bakınca insan bazen cihaz değil, küçük bir uzay aracı alıyor gibi hissediyor. Kamera modları, video seçenekleri, ekran ayarları oyun modu, gece modu... Liste uzadıkça ürün daha etkileyici duruyor.
Kağıt üstünde etkileyici.
Ama günlükte ne oluyor? Çoğu insan kamerayı açıyor, fotoğraf çekiyor, bazen video alıyor, sonra kapatıyor. Elbette bu özellikleri gerçekten kullananlar var. Fotoğrafla uğraşan, video çeken, işi gereği detay isteyen biri için bazı modlar değerli olabilir.
Ama herkes için mi?
Bana göre burada ufak bir oyun var. Ürün ne kadar çok şey yapabiliyorsa, sanki o kadar değerliymiş gibi hissediyoruz. Kullanmasak bile “var” olması hoşumuza gidiyor. Çünkü insan bazen bugünkü ihtiyacına değil, gelecekteki hayali haline alışveriş yapıyor.
Bir gün belki o gelişmiş modu kullanırım.
Sonra o gün çoğu zaman gelmiyor.
“Az farkla dolusu” cümlesi
Ürün seçerken en tehlikeli cümlelerden biri şu olabilir: “Az farkla dolusu var.”
Bu cümle insanın aklını karıştırıyor. Bir alt model ihtiyacını karşılıyor ama üst modelde birkaç özellik daha var. Belki daha iyi kamera, belki daha büyük hafıza, belki daha fazla bağlantı seçeneği, belki sadece kulağa güzel gelen bir paket adı.
O an insan düşünüyor: Madem alıyorum, iyisi olsun.
Bu düşünce her zaman yanlış değil. Bazı durumlarda uzun vadede daha iyi ürünü almak mantıklı olabilir. Ama bazen sadece paketin kalabalığına para ödüyoruz. Ürünün bize gerçekten katacağı şey küçük, ödeme anındaki his büyük.
Arabalarda bu daha da belirgin. Paketler büyüdükçe özellik listesi uzuyor. Bazıları gerçekten işe yarıyor, bazıları ise daha çok broşürde güzel duruyor. İnsan kullanmayacağı bir sürü şeyi, kullanacağı iki şeyin yanında almak zorunda kalabiliyor.
Yani mesele sadece “fazla özellik” değil. Mesele özelliklerin paket halinde satılması. İhtiyacın olan şeyle ihtiyacın olmayan şey aynı sepete konuyor.
Alırsan hepsi geliyor.
Kullanır mısın, orası sana kalmış.
Evdeki gizli menüler
Bir de ev eşyaları var. Çamaşır makinesinde onlarca program, fırında farklı pişirme seçenekleri, televizyonda uzun uzun ayarlar. İnsan çoğu zaman iki üç modu öğreniyor, gerisi yıllarca orada duruyor.
Kötü mü? Değil. Bazen lazım olur. Ama ürünün gerçek kullanım değeri ile pazarlama değeri arasında fark var. Bir özellik listede durunca ürün zengin görünüyor. Fakat günlük hayatta insan genelde alıştığı yoldan gidiyor.
Televizyonda görüntü ayarlarının içine kaç kişi düzenli giriyor? Çamaşır makinesindeki her program gerçekten dönüyor mu? Telefonda bütün kamera modları kullanılıyor mu?
Burada insan kendine biraz gülüyor. “Bende var ama kaç kere kullandım?” hissi. Bu cümle birçok ürün için geçerli olabilir.
Özellik kullanılmadığında tamamen boşa gitmiş demek istemiyorum. Bazen insanın arada bir ihtiyaç duyduğu şeyin orada durması iyi hissettirir. Ama o hisle gerçek kullanım aynı şey değil.
Uygulamalar da ihtimal satıyor
Bu mesele sadece cihazlarda yok. Uygulama aboneliklerinde de var. Temel paket işini görüyor ama üst pakette birkaç ek özellik daha var. Biraz daha alan, biraz daha seçenek, birkaç ekstra filtre, belki daha rahat dışa aktarma.
“Belki lazım olur” diyoruz.
Sonra çoğu zaman temel özelliği kullanıyoruz. Üstte kalanlar sessizce bekliyor.
Uygulama dünyası bunu iyi biliyor. İnsan eksik kalmak istemiyor. Bir özelliği hiç kullanmasa bile o özellik kilitli durunca rahatsız oluyor. Çünkü sanki ürünü tam kullanamıyormuş gibi hissediyor. Oysa belki de o kilitli özellik hayatında hiçbir şeyi değiştirmeyecek.
Bu biraz modern zamanların küçük huzursuzluğu. Elimizde yeterli olan var ama daha fazlasının kapısı açık duruyor.
Kapı açık olunca insan bakmadan edemiyor.
Sade ürün bulmak zorlaşıyor
Asıl garip taraflardan biri de şu: Bazen insan sadece sade ve iyi çalışan bir şey istiyor. Çok karmaşık olmayan bir telefon, menüsü boğmayan bir televizyon, gerçekten kullanılan programları olan bir beyaz eşya, temel işi iyi yapan bir uygulama.
Ama ürünler çoğu zaman sade olmaktan utanıyor gibi.
Her şey daha akıllı, daha çok özellikli, daha bağlantılı, daha kişiselleştirilebilir olmak zorunda. Böyle olmayınca eksik görünme korkusu var. Sanki basit olmak ayıp.
Oysa bazen iyi ürün, her şeyi yapan değil; senin işini sessizce yapan üründür.
Fazla özellik bazen güç değil, gürültü oluyor. Menüde duruyor, kutuda yazıyor, tanıtımda parlıyor. Ama günlük kullanımda sadece zihni kalabalıklaştırıyor.
İnsan bir noktadan sonra şunu düşünüyor: Ben ürünü mü kullanıyorum, ürünün ihtimallerini mi taşıyorum?
İhtiyacı daha dürüst sormak
Her ekstra özellik gereksizdir demiyorum. Bazı insanlar gerçekten kullanır, hakkını verir, hatta o özellik sayesinde işini kolaylaştırır. Mesele zaten özelliklerin varlığı değil.
Mesele, kullanmadığımız özelliklerin bize sürekli değer gibi gösterilmesi.
Alışveriş yaparken bazen ürünün anlattığı hikâye bizim gerçek hayatımızdan daha hevesli oluyor. Biz de o hevesli hikâyeye kapılıyoruz.
Biraz daha iyi kamera, biraz daha büyük paket, biraz daha fazla seçenek. Sonra dönüp bakıyoruz, günlük kullanım yine aynı birkaç şeye sıkışmış.
Bunda utanılacak bir şey yok. Herkes her özelliği kullanmak zorunda değil.
Ama kullanmayacağımız ihtimallere para ödediğimizi fark edince, bazı ürünler bir anda olduğundan daha kalabalık görünüyor.
Belki mesele de tam burada. Bazen ürün bize bir ihtiyaç çözmüyor... sadece daha gelişmiş biri olma ihtimalimizi satıyor.

Yorum Yaz